BTK beklenen cevaplarını gönderdi

1-5651 nolu kanunun BTK ve TİB gibi ilgili kuruluşların mahkeme kararı olmadan site kapatma yetkisi olmadığı söyleniyor. Bu doğru mudur?

04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele edilmesi Hakkında Kanun”, müstehcenlik ve çocukların cinsel istismarı başta olmak üzere katalog şeklinde sayılan suçların internet vasıtasıyla işlenmesi durumunda, suç konusu içeriği barındıran internet sitelerine erişimi engellemeyi düzenlemektedir.

5651 sayılı yasanın 8 inci maddesi, katalog halinde sayılan suçlar ile ilgili olarak, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına yer veya içerik sağlayıcının yurt dışında bulunması durumunda re’sen idari tedbir niteliğinde erişimin engellenmesi kararları verme yetkisini sağlamıştır. Söz konusu madde ile, müstehcenlik ve çocukların cinsel istismarı söz konusu ise yer veya içerik sağlayıcının yurt içinde / yurt dışında bulunması ayrımına bağlı olmaksızın re’sen erişimin engellenmesi yetkisini verilmiştir.

Ancak, 30/11/2007 tarihli 26716 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesine Dair Usul Ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ile yer veya içerik sağlayıcısının yurt içinde olduğu ‘müstehcenlik’ ve ‘çocukların cinsel istismarı’ içerikli İnternet sitelerinin Başkanlıkça re’sen erişiminin engellenmesi durumunda hakim onayına sunma yükümlülüğünü getirmiştir.

Anılan yasa ile; İnternetin doğası ve dinamik yapısı gereği çok hızlı değişmesi nedeniyle, kararlarında ivedilikle alınıp, aynı hızla da yerine getirilebilmesi için idari bir kurum olan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına da erişimi engelleme yetkisi verilmiştir.

İdare hukukun genel prensibi itibariyle, idarenin tüm yaptığı iş ve işlemler yargı denetimine tabidir.

2. 5651 nolu kanunun 5. maddesinde “Yer sağlayıcı, yer sağladığı içeriği kontrol etmek veya hukuka aykırı bir faaliyetin söz konusu olup olmadığını araştırmakla yükümlü değildir” ibaresi yer almaktadır. Bu anlamda servis sağlayıcılara gönderilen alan adı içinde geçen kelimeler niçin gönderilektedir?

5651 sayılı Yasanın 5. Maddesinde yer sağlayıcının yükümlülüğü arasında; Kanunun 8. ve 9. Maddelerine göre haberdar edilme durumunda teknik imkanlar dahilinde içeriği yayından kaldırma yükümlülüğü öngörülmüş olup yer sağlayıcılara yönelik bu tür bilgilendirmelerde yetki bakımından yasal bir eksiklik olmadığı değerlendirilmektedir.

Bilindiği üzere; 5651 sayılı Kanunun 5 inci maddesinde yer sağlayıcıların yükümlülüğü haberdar edilmesi ve teknik olarak imkân bulunduğu ölçüde hukuka aykırı içeriği yayından kaldırmakla sınırlı olması nedeniyle bildirilen alan adları sadece öz denetim yoluyla içeriklerle ilgili kontrolün sağlanmasını amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, bazı yer sağlayıcılar gerekli kontrolleri yaparak tarafımıza geri dönüş yapmıştır.

3. 22 Ağustos tarihinde başlayacak olan filtrelemede kara ve ak listeye girmesi muhtemel internet siteleri neye göre ve kim tarafından belirlenmektedir?

Kategoriler, uluslararası web kategorizasyon şirketlerinin veritabanlarından da yararlanılarak oluşturulmaktadır. Kara listede 5651 sayılı kanun kapsamında yer alan suçlar yer almaktadır.

4. Kara listeye yanlışlıkla girdiğini düşünen bir kişi bu listelerden çıkmak için kime nasıl başvurmalıdır?

Kara listeye yanlışlıkla girdiğini düşünen bir kişi Kuruma/Başkanlığımıza başvurması durumunda yeniden değerlendirme yapılarak gerekli işlem tesis edilecektir.

5. Ekşi Sözlük sitesi için servis sağlayıcısına içinde şu ibare olan mail gönderilmiştir: “Aşağıdaki alan adlarına yer sağlayıcılık hizmeti verdiğiniz tespit edilmiştir. Bu kapsamda derhal bunlara yer sağlayıcılık hizmetine son vermeniz gerekmektedir. Aksi takdirde herhangi bir bildirimde bulunulmaksızın yasal işlemlere başvurulacaktır.” Oysa başkanımız dün yapılan basın toplantısında “Şikayetleri incelemeleri için yer sağlayıcılara mail gönderiyoruz. 21 Nisan’da Ekşisözlük’e de mail gönderdik. 10 civarında sitede ile Ekşisözlük’te ilgili içeriklerde sorun olmadığını kısa bir sürede, 2 saat içerisinde belirleyip tekrar mail attık ve ’listede şunları yok sayabilirsiniz’ dedik” demiştir. Bu aradaki çelişkiyi nasıl okumalıyız?

Teknik sorun nedeniyle Sourtimes.org adlı İnternet sitenin yer sağlayıcısına da bildirim yapılmış olduğu uzmanlarımızca tespit edilmiştir. Eş zamanlı olarak belirtilen site hakkında konunun basında yer alması ve 03/05/2011 tarihinde yer sağlayıcıları tarafından kendilerine bildirimde bulunulması üzerine e-mail yoluyla kendileri hakkında bir işlem yapılıp yapılmadığını sorunca, aynı şekilde bir işlem yapılmasına gerek bulunmadığını 04/05/2011 tarihinde bildirilmiştir. Aynı zamanda 03/05/2011 tarihinde sourtimes.org un yer sağlayıcısına işlem yapılmaması bildiriminde bulunulmuştur.

6. Filtreleme mekanizması oturduktan sonra müstehcenlik içeren sitelerin filtre kullanmak istemeyenlere, dolayısıyla çocuk yaştakilerin bulunmadığı kesin olan evlerdeki kullanıcılara açılması söz konusu olacak mı?

Öncelikle filtre mekanizması diye bir şey yoktur. Sadece kullanıcıların tamamen özgür iradesine bağlı seçenek sunma vardır.

Şayet kullanıcı herhangi bir profil tercih etmez ise standart profilde kalacak. Tercih etse bile istediği an istediği profile geçiş yapabilecektir.

“Standart profil ise, kullanıcının erişebileceği İnternet site ve uygulamalarına ait bir sınırlamanın olmadığı, mevcut (şu anki) İnternet’e erişim sağlanan profili” ifade etmektedir. Yani Güvenli İnternet Hizmeti devreye girdiği zamanda standart profili kullananlar şu an İnternet hizmetini nasıl alıyorsalar yine aynı alacaklar. Değişen bir şey olmayacaktır.

7. Müstehcenlik muğlak bir kavram olduğuna göre müstehcen olduğu düşünülen siteler hangi kriterlere göre seçilmektedir?

Basında tartışıldığı gibi müstehcenlik her ne kadar muğlâk ve ucu açık bir kavram gibi gösterilmeye çalışılıyorsa da, hem (1926 tarihli ve 765 sayılı) eski Türk Ceza Kanununda hem de (5237 sayılı) yani Türk Ceza Kanunda yer alması nedeniyle, uzun yıllar adli mercilerin vermiş olduğu kararlar doğrultusunda içtihatlar yerleşmiştir. Başka bir ifadeyle, müstehcenlik tanımında cezai anlamda bir belirsizlik bulunmamaktadır. Türk Ceza Kanununda (226. madde) yer alan müstehcenlikten anladığımız pornografidir. Cezai anlamda suç olan da pornografidir.

Müstehcenlik (pornografi) konusunda ihtisas dairesi Yargıtay’ın 5. Dairesidir. Bununla ilgili olarak Başkanlığımızın referansı yargı kararları ile Yargıtay’ın özelikle de Yargıtay’ın 5. Dairesinin kararlarıdır.

“ Thinker&Talker Kamp’10

İş yoğunluğundan dolayı biraz geç oldu ama “ Thinker&Talker Kamp’10 ‘dan yazılarımda bahsetmeden kendimi alı koyamıyorum.
Her yıl gibi olağan üstü bir organizasyon hazırlayan marmara üniversitesi bu yıl bu güzel çalışmaya
yapı kredi akademi destek verince katılımcılara artı verim sağlayarak katılımcıları büyülüdeği apaçık ortadaydı.
Marmara Üniversitesi’nin en aktif öğrenci kulüplerinden biri olan Marmara Community; bu yıl 06-09 MAYIS 2010 ‘da 3.sünü düzenlediği “ Thinker&Talker Kamp’10, 3 günlük programındaydım. Etkinlik Gebze’deki bankacılık üssü nde 9 bin metrekareden oluşan 32 sınıflı, konferans salonu, kütüphane ve oditoryumdan oluşan Bankacılık Akademisinde gerçekleşti. Yapı Kredi Bankacılık Üssü’ne entegre olarak
inşa edilen bina, modern tasarımı ile dikkat çekmiyecek gibi değildi.

Bu yıl Thinker&Talker Kamp’10 “Ulusal Öğrenci Sempozyumu”
Yapı Kredi Bankacılık Akademisi Ana Sponsorluğunda ,Unilever,
Cornetto, Google, Microsoft, CNN Türk, Cumartesi Şarabı, E-tohum, PACKSHOT,
Eğitişim gibi önemli kurumların desteğiyle yine dopdolu içeriğiyle üniversite öğrencilerine ulaştı.

Açılışı Yapı kredi bankası yoneticilerinde Aysel Batman Bankacılık ve finans ÜNİVERSİTESİ haline getireceğiz sloganı ile başlarken sosyal sorumluluk, liderlik, kişisel gelişimlerden bahsetti.Bulundugumuz akademi tesisi zaten fazlasıyla bazı şeyleri anlatıyordu.
Söylemeden edemiyeceğim bir konu ise akademini olağanüstü tasarımı ,

Türkiye Mimarlar Odası tarafından Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödüllerinde
“Yapı Dalı Başarı” ödülüne ve dünyanın en prestijli mimarlık yayınları
arasında gösterilen ArchDaily tarafından 2009 yılının eğitim alanında en iyi
yapısı gösterilerek eğitim kategorisinde “Yılın Binası” ödülüne layık görüldü.
Akademi 2008 yılında Uluslararası Kalite ve Verimlilik Merkezi (IQPC) tarafından
verilen “En İyi Yeni Kurumsal Üniversite” ödülünü almıştı
.

Bankacılık Akademisi, 4 odak alanı olan bankacılık, kişisel gelişim,
liderlik ve sosyal sorumluluk konularındaki gelişim faaliyetleri ile bütünsel
anlamda donanımlı bankacılar yetiştirmeyi, çalışanlarını yüksek performanslı bir
takımın parçası haline getirmeyi hedefliyor. Lider bankacıların, yalnızca bankacılık değil,
kişisel yetkinlikler, liderlik vizyonu ve toplumsal duyarlılık anlamında da güçlü kişiler
olması amacıyla hareket ediliyor.

Bankacılık akademisi ilk etapta Yapı Kredi çalışanlarına ve Yapı Kredi’ye yeni katılan
kişilere açıktı. Fakat amacımız Akademi’yi bankÜni haline getirmekti.Pek çok şirketin kurumsal üniversiteleri mevcut. Bu örneklere baktığımızda öncelikle ait
oldukları kurumlar için çok stratejik bir destek sağlıyorlar. Akademilerin kurumsal stratejileri
desteklemesi ve proaktif yaklaşımlarla çalışması, eğitim bölümlerinden en temel farkı. Kurumun
bilgi ve tecrübesini kurumun know-how’ı haline getirebilmesi önemli, bunu yaratabildiğinizde iş
dünyasının güncel bilgisini akademik çerçeveyle birleştirip önemli bir gelişim platformu
yaratılıyor. 3-4 yıl içinde Akademi’yi bankacılık ve finans alanında eğitim veren bir
ÜNİVERSİTEYE dönüştürmeyi hedefliyor. Bankacılıkcılık alanında bir gelişim merkezi
haline getirip, üniversiteler ve meslek yüksekokullarıyla ortak programlar üretebilme çalışmaları sürdürülmekteydi.Bana göre her üniversiteli bankacı olma düşüncesi olmasa bile oradaki havayı soluyarak, hedeflerine ulaşmasına yardımcı olacak bir çok staratejik fikirlere sahip olabilirler.

Hemen ardından Microsoft’tan Emre TOK bize değerli bilgilerinden bir kaç şey aktardı;

Teknolojinin hızla değişim süreci, eskiler ve günümüzden söze başlayarak, bir çok ince ayrıntıyı orada görme fırsatı buldum.
2011 haziran’da haftada TV başında geçen (12) saat.İnternette 14 saat ile geçmiş olacak.
5 yıl içinde PC üzerinden internet’ e erişim % 95′ten %50′lere düşecek!
CEp telefonu,Web TV, IP tv, mobil konsollardan erişim artacak.
En çok dikkatimi çeken ise İnternet kullanımı Canada ve ABD ‘den sonra 3. sırada Türkiye geliyor.
Farklı bir araştırma ise teknoloji ilk gelişim yıllarında kitle grup olarak başlamış ancak şuanda tekil halde olduğunu hepimiz görüyoruz.Ancak şöyle bir ayrıntıda vardı,
Radyo 38 yılda,TV 13 yıl, İnternet 5 yıl,Cep telefonu 3 yıl,facebook ise 2 yılda tekil şekilde gelişmiş ve hayatımızın bir parçası haline gelmişti.
Şöyle bir paragrafla bitirmek istiyorum Microsoftun aktardıklarını,

Bu dünyada hayatta kalacaklar
ne güçlüler, nede akıllılar.
Sadece hızlı olanlar başaracaktır.
Charles Darwin

Google’de bizimle beraberdi;
Google Türkiye Pazarlama Direktörü olan Eren Kantarlı, Google Dünyası ve Yeni Pazarlama Trendleri’nden bahsetti. Google’ı kullanarak ürünlerinizi nasıl pazarlayabileceğiniz hakkında fikir sahibi olduk bu program sayesinde. Bu sunumdan kısaca şu şekilde bahsedeceğim.Google’ın bloglara verdiği önemi de vurguladı.Hatta “belki şimdi buradaki sunumu twitter’dan canlı canlı aktaranlarınız bile vardır” demesiyle sanırım bir çok şeyi anlatıyor bu :)

Benim için her zamanki gibi belkide sunumlardan daha çok verimli olan,Türkiyenin pek çok yerinden gelen ürün uzmanları ile kahve aralarında konuşmak oldu.
Tabii yanımda olan Marmara Üniversitesi Yazılım Mühendisliği ve Bilgisayar Mühendisliği hocalarından Yrd.Doç.Dr Şule ÖZMEN hocam’ında bizi sıkıştıran soruları sayesinde güzel dakikalar geçirdik .

Yazımın sonunda CNN TURK Ekonomi Müd. Emin ÇAPA’dan bahsetmeden geçemiyeceğim. Sanırım konuşmasını bitirmemesi için dua etmiştim. Ülkemiz ile ilgili bir çok sosyal, kültürel,siyasi ve ekonomi bilgilerini, bize o güzel ifade biçimiyle en iyi şekilde aşılayarak ismini hafızalarımıza kazıdı açıkçası.Konuşmasından sayfalarca yazmak bile az gelirdi sanırım, o yüzden sadece paylaşımdan dikkatimizi çekmek istediği birkaç cümlesini aktaracağım.
Biz Üniversiteli,Biz Uygar İnsanlar “HAYIR” der. Üniversiteli öğrencilerinin bir işide geleneksel aklı sorgulamaktır.

Teşekkür Ederim! Tüm Thinker&Talker ekibine ,Marmara üniversitesine,Yapı Kredi Akademiye ve katkı sağlayan herkeze. (Şule Özmen Hocamızada (:)

<

BİLİYORMUYDUNUZ?? Pırlanta vergisi yoktur.KÜRK vergisi BAKLADAN daha düşüktür.Vergi;parayı nereden alıp nereye verme olayıdır.

RLC GÜNLERİ


Yıldız Teknik Üniversitesi IEEE Kulübü’nün bu yıl 6. ’sını gerçekleştireceği “RLC GÜNLERİ” Elektrik-Elektronik sektörünün nabzını tutmaya devam edecek.

Etkinlik detayları şöyle:

YTÜ IEEE Öğrenci Kulübü olarak 5 senedir geleneksel olarak düzenlediğimiz “RLC GÜNLERİ” ‘nde, Elektrik-Elektronik sektörünün öncü firmalarını üniversitemizde ağırlamakta, organizasyon boyunca çeşitli seminerler ve paneller ile sektörü mercek altına almaktayız .

Öğrencilerin, sektörle ilgili kafalarındaki sorulara cevap bulmalarına yardımcı olmak ve üniversite-sanayi işbirliğine katkıda bulunmak amacıyla gerçekleştirilen bu organizasyonda, sektör çalışanları ile üniversite öğrencileri ve akademisyenleri bir araya getirilmektedir.

Bu organizasyon bünyesinde geçmiş senelerden farklı olarak düzenlenecek olan özel oturumlarla ülkemizdeki en büyük sorunlardan biri haline gelen üniversite ile sanayi arasındaki ilişkilerin nasıl arttırılacağı ve sektör ile üniversitenin karşılıklı olarak birbirlerinden beklentilerinin tartışılacağı bir platform oluşturulması hedeflemekteyiz. Bu organizasyonun amaçlarından biri de öğrencilerin sektörün dünü,bugünü ve yarını hakkında bilgilendirilerek sektör için daha kaliteli ve bilinçli bireylerin yetişmesine katkıda bulunmaktır. Ayrıca organizasyonumuzda sektörde söz sahibi önemli firma, dernek ve alanında uluslararası düzeyde başarılı projelere imza atmış akademisyenler de katılımcı olarak yer alarak destek vereceklerdir.

YTÜ IEEE öğrenci kulübü olarak düzenlediğimiz “RLC Günleri” organizasyonu, 5 senelik geçmişinin verdiği deneyimden ve sektörde edindiği özel konumundan aldığı güçle bu sene de 6.kez 22-23-24 Şubat 2010 tarihlerinde Yıldız Teknik Üniversitesi Oditoryumunda gerçekleştirilecektir.

Kör Olma da Gör Beni !!

bak şu bebelerin güzelliğine
kaşı destan
gözü destan
elleri kan içinde

kör olasın demiyorum
kör olma da
gör beni

damda birlikte yatmışız
öküzü hoşça tutmuşuz
koyun değil şu dağlarda
san kendimizi gütmüşüz
hor baktık mı karıncaya
kırdık mı kanadını serçenin
vurduk mu karacanın yavr…ulusunu
ya nasıl kıyarız insana

sen olmasan öldürmek ne
çürümek ne zindanlarda
özlem ne ayrılık ne
yokluk ne yoksulluk ne
ilenmek ne dilenmek ne
işsiz güçsüz dolanmak ne
gün gün ile barışmalı
kardeş kardeş duruşmalı
koklaşmalı söyleşmeli
korka korka yaşamak ne

kahrolasın demiyorum
kahrolma da
gör beni

kanadık toprak olduk
çekildik bayrak olduk
döküldük yaprak olduk
geldik bugüne

ekmeği bol eyledik
acıyı bal eyledik
sıratı yol eyledik
geldik bugüne

ekilir ekin geliriz
ezilir un geliriz
bir gider bin geliriz
beni vurmak kurtuluş mu

kör olsanı demiyorum
kör olma da
gör beni

DENIZ kadar engin, DENIZ kadar coşkun…

Üzerindekiler bana yabancı değil,
Suratındaki yaralar, karalar, kirler
Bana birisini hatırlatıyorsun küçüğüm
Üzerindekiler bana yabancı değil,
Yırtık süeterin, pantolonun, çizmen, çorabın
Sakın pişman olma, kızma, kızdırma
Sembol olmak, katil olmaktan çok daha zor
Yemekten, içmekten, direnmek zor küçüğüm
Ben, ben kimim diye sorarsan
Biz, biz tabiatla kardeşiz
Yemeyle, içmeyle
Hatta uçakla, suyla, kuşla, böcekle
Ama yine de
Bana ne olmuş diye soruyorsan
Kızma, kızdırma
Hani doğruluktan, dürüstlük doğar derler ya
Bence sana Deniz çarpmış küçüğüm
Ki, ben beni bildim bileli
Ne, ben beni buldum kendimde
Nede kendim, beni buldu bende
İşte ortalığın arazisi olup kaynadık dünyanın kazanında
Dünya kazan oldukça ben bir kepçe
Doldum tabaklara birden daha çok kere
Hani ya gülüm işçi olup emek dökercesine
Ben, beni bildim bileli
Ne ben, beni buldum kendimde
Nede kendim, beni buldu bende
Sen bir başka maya gör
Çocuk olursun bir yandan severler
Bir yandan döverler
Okursun adam olursun,
İş bulamadın mıda hiç dinlemez söverler
Ben, ben boks şampiyonu olamam ki dostum
Hayatı nakavt edeyim
Ben kültürümü hayata adadım
Hayatı tanımlayamıyorum
Hayat nedir acaba _?
Hergün paket paket içtiğimiz sigaralar mı
Akşamları eve gelen babamın
Boş o bomboş bakışları mı
Bilmiyorum !!!
Yıldızlardan kopup gelmişti dünyama
Yıllanmış ağaçların dökülen sarı yaprakları gibiydi
Etraf toz, toprak, kan, göleç
Adına ne seheryeli diyebiliyorum nede tozpembe
Ama şunu çok iyi biliyorum ki
Bir çocuğumuz olursa
Adı DENIZ olmalı,
İster kız ister erkek
Farketmez hiç biri
Fakat bakışları farketmeli
Güneş gibi olmalı
Aydınlatmalı her tarafı
Her bir yandan bir bir
Bir çocuğumuz olursa adı DENIZ olmalı
DENIZ kadar engin, DENIZ kadar coşkun
DENIZ kadar sıcak, DENIz kadar güzel
Bir çocuğumuz olmalı
Adı DENIZ olmalı
DENIz dedim adına
Adı DENIZ olmalı…

Biri Gelse…


Bir balkon olsa şimdi. Kimsenin seni tanımadığı bir şehirde. Kahvenin içine konyak kendiliğinden düşse, kocaman bir hırkanın içinde olsan şimdi sen. Bir şeyi terk etmiş olsan. Mesela bir şehri. Mesela kendini, yüzünü filan mesela. Sadece otelin kat görevlisi bilse ismini, sadece tesadüfen. İsminin yanlış telaffuz edildiği bir şehir olsa bu, sen de artık başka bir isme sahip olsan.

Biri gelse…
Üstünde kocaman kocaman giysiler olsa, kocaman bir kazak, kocaman bir pantolon, kocaman çoraplar, iç organlarına kadar ısınmış olsan. İçeride televizyonun sesi açık olsa ve çok güzel müzikler vardır ya, hani günün üzerinde bir buğu yaratan, hayatı photoshop’layan müzikler, onlardan biri çalsa. Bir kitap okuyor olsan. Şöyle kocaman bir şey. Çalışıyor olsan hatta, altını çize çize. Bir şey öğreniyor olsan kitaptan. Koltuk tam sana göre olsa oturduğun, sehpa öyle. Sen tam kendine göre olsan. Bir papatya kadar dengeli.
Tam sen kitabı bitirdiğinde, gözlerin ağrıdığında biraz, kapı çalsa. Uzun zamandır görmediğin, artık aramaya da utandığın biri, seni hiç utandırmadan kapıda dursa. Çok eski bir dost olsa bu. O kadar eski olsa ki arada geçen zamanda ne olup bittiğini konuşmadan sohbet edebilsen. Gülsen gülsen…

Konuşmasan…
Akşam olsa birazcık. Madrid’de mesela jambon dükkânlarından birinde, ayakta şarapla biraz jambon yesen. Tek derdin damağını kesen ekmek kabuğu olsa. İnsanlara baksan, diyelim ki Buenos Aires’te o eski kahvelerden birinde, yüksek tavanlı olarak. Petersburg’da olsan mesela, oteline sarı saçlı bir kız o at arabalarından biriyle götürse seni, beyaz gece uzasa. Uzasa uzasa ve kimse seni merak etmese. Şam’da Hıristiyan Mahallesi’nin ara sokaklarında kaybolsan yürüye yürüye. Hiç konuşmasan kimseyle. Kimse de seninle konuşmaya çalışmasa.
Beyrut’ta akşam olsa, Deny’s barda sana kimse bir şey sormasa. Yüzünden anlasalar ne içeceğini. Gece bastırsa Paris’te, bir çatı katında bir yatağa kıvrılsan. Çinko su borularından güvercinlerin ayak sesleri duyulsa. Camda yağmur izlerini uzatsa, kısa kısa.

Görünmesen…
Çok güzel bir rüya görsen, huzurlu bir şey. Kalabalık olmayan bir rüya. Uyansan uyku bittiği zaman uyansan ama. Denize karşı kahvaltı etsen. Yine konuşmasan kimseyle. Kimse de sana bir soru sormasa.
Böyle kaç gün geçse… Böyle kaç gün geçse insan yeniden konuşmayı ister? Görünmeyi? Nefesinin sesini duyana kadar beklesen. Yatağa başını koyduğunda, yan dönüp kulağın yastığa dayandığında kalp sesini duyarsın ya kendinin. Öyle kaç gece geçse yeniden kalkıp kalabalıklara karışmak ister insan? Sorulara cevap vermeyi?
Kocaman giysilerin olsa üzerinde, iç organlarına kadar ısınmış olsan. Ellerinin kazak kollarının içinde…
Hava bir tuhaf. Hayal kurmaya yönelik bir tutum var havada. Kaçmaya müsait bir bulutluluk.

BİR FOTOĞRAFA

bifotorafio7
Karşımdasın işte…
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an,
Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
Aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.
Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.
Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,
bitti artık hepsi…

Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.

Demiştim sana hatırlarsan:
“Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,
‘zamanla bırakmamak’tir..”
Şimdi bana, geçen o zamanın
Unutulmaz sancısı kalır

Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim…

~ NAZIM HİKMET RAN ~

Neyi Kutluyoruz?

Öğrenci olmadğım ilk dönemi ve bayramı yaşamaktayım.Biraz sıkıcı, biraz tedirgin az huysuz dönemler.

Bu Sabah erkenden kalkarak Cumhuriyet coşkusunu dışardan duymaya çalıştım.Sokaklarım kırmızı beyaza bürünmüş, öğrenciler törenler için telaşlı ve bir o kadar da heyecanlı görünyorlardı.Türk olmanın mutluluğu ve büyük bir gururu vardı bugün üzerimde.>atam

Her sabah yaptığım gibi bugün gazetemi aldığımda gazetemin her köşesinde bayrağım her köşesinde yüce lider Kemal Atatürk’ü gördüm.Fakat onun altında yazılanlar ise hiç o kadar da gurur duyulacak yazılar değildi.

Cumhuriyet Bayramı’nda demokrasiyle asker sorunu, Kürt sorunu…

“Hayır, Atam, hiç şaşırmadık…”

BUGÜN Cumhuriyet Bayramı, su yüzünde de olsa, su altında da olsa cumhuriyetin kuruluşu tartışılacaktır.

‘Cumhuriyet’ yaptı, biz sattık

Cumhuriyet’in 86. yılını kutlayabilmei ne kadar isterdim.

ve daha bir çok buna benzer başlıkların altında yazarların gün yorumlarıydı.Bu yazıyı yazmamayı çok düşündüm ama bende genç duygularımı paylaşmak istedim yaşıtlarım için en azından.Onlarda da bazı duyguları uyandırmak için.Daha da güçlü bir şekilde vatanıma sahip çıkmak için.

Bu yazılrı okurken Cumhuriyet adlı sinema başlamıştı televizyonda ve gazetemi bırakıp oraya odaklandım. O yüce liderin yaptıklarını izlerken gazetede yazılanlar geldi aklıma ve tüylerim ürperdi, gözlerim doldu.Ürperen bir çiçek, bir göz yaşı, umut ve umutsuzluk…
Mavi suların dalgaları gibi.

Neyi Kutluyoruz?

Bugün Cumhuriyetimizin 86′ıncı kuruluş yıldönümüdür.
Cumhuriyetimizin 86′ıncı yıldönümünü kutlarken herşeyden önce büyük bir tehlike içinde bulunduğumuzu da vurgulamak zorundayız.

Cumhuriyet sözcüğü tek başına bir şey ifade etmez;yeryüzünde çeşitli cumhuriyetler vardır.
En yakın örnek, şeriat dayalı düzenle yönetilen komşumuz İran Cumhuriyeti’dir.

Uygarlığa yakışır, insan haklarını içerir, kadın-erkek eşitliğine dayalı ve bağımsız demokratik cumhuriyetin temeli laikliktir.

86′ıncı yılını kutluyan Cumhuriyetimizde laiklik tehlikededir.
Ayrıca 1923 Cumhuriyeti’ni ikiye bölmek isteyen iç ve dış güçlerin de ittifak içinde bulundukları, çok kanıtlı ve gerçeğe dönüşüyor.

Cumhuriyetimizin laiklik ve bölünmezliğini tehdit eden güçlerin büyük çapta dış güçlere dayandıkları gün geçtikçe daha aşikar ve çarpıcı biçimde görülüyor.
20′inci yüzyılın sonundai oldukça güç kazanmış anti-laik güçler iktidardan uzaklaştırılmışlardı.
21′inci yüzyılın başında islamcı siyaset “stratejik müttefikimiz” ile anlaştıktan sonra büyük bir sandık desteğiyle iktidara gelebilmiştir.
Bunun yanı sıra Amerikan işgali altında bulunan Kuzey Irak’ta üslenip yuvalanan bölücülük de dış desteklerine dayanıp epey mesafe alabilmiştir.

Ne yazık ki ‘Cumhuriyet Bayramı’mızı yeteri kadar sevinçle, güvenle, gönül rahatlığıyla kutlayamıyoruz;Bu sabah yazısına rastladığım Tevfik Fikret’in ünlü ‘Sis’ şiirindeki dizeleri yinelemekten kenimizi alamıyoruz:
“Sarmış yine afakını bir dud-i muannid / Bir zulmet-i beyza ki peyapey mütazayid”. 86′ıncı yıldönümünde Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti, “olmak yada olmamak” sorunuyla karşı karşıya gelmiştir.
Bu konuda kendi kendimize bayram törenlerinin ‘resmi’ havası içinde aldatmaya kalkmak, aymazlığın en büyüğü olacaktır.

Gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti, neresinden bakarsanız bakın, tehlikenin ortasında bulunmakta; dış ve iç tehditlerin trafiğinde şaşkınlaşan politikacıların ellerinde sürüklenmekte; bağımsızlığını yitirmiş bir ülke mazarası sergilenmektedir.

1915 olayları Batı ülkelerinin güdümlü siyasetleriyle güncelleştirilmiştir; terör Anadolu’nun Güneydoğu haritasında somut bir tehdit unsuruna dönüşmüş, sınır dışında sarkan ve müttefikimiz sayılan Amerika’yı da arkasına alan bir niteliğe bürünmüştür.

Laik Cumhuriyet bizzat iktidar tarafından yönetilen bir siyasetle tehlikeye sürüklenmiştir.
HAlk meydanlardadır, Türkiye ayaktadır; teröre karşı protestolar şehit cenazelerinde doruğa tırmanmakta, ellerindeki Türk bayraklarıyla toplanan ve yürüyen kitleler, Atatürk‘ün kurduğu Cumhuriyeti korumak içgüdüsünün itici gücünü dile getirmektedirler.

İç ve dış kimi güçlerin ikinci bir Sevr hayalinde Türkiye’yi ortaklaşa kuşattıkları açık seçik ortadadır.
Cumhuriyetin 86′ncı yılı işte bu “ahval ve şerait” içinde kutlanıyor.
Akıl, denge, serinkanlılık, sağduyu ve güven duygusuna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Bu nedenle Cumhuriyetimizin 86′ıncı yılını kutlarken büyük bir sınav karışısında bulunduğumuzu vurgulamk sorundayız.

20′nci yüyılın başında büyük bir sınav vererek laik Atatürk Cumhuriyeti’ni kurabilen Türk ulusu,Atatürk’e layık olabildiğini ve uygarığa yakıştığını laik, demokratik ve bağımsız Cumhuriyetini savunmak ve korumkla ispatlayacaktır.

ata
YEDİ DÜVELE VATANINI PARÇALATTIRMAMIŞ
MİLLETİNE YALAN SÖYLEMEMİŞ, SÖYLETTİRMEMİŞ
VATANINI SATMAMIŞ, SATTIRMAMIŞ
NAMUSU,ŞEREFİ, HAYSİYETİ, ONURU,
GURURU TARİHLERE SIĞMAYAN
KOCA MUSTAFA KEMAL
KALKTA BAK ŞU
VATAN HAİNİ
YALANCI
HIRSIZ
SOYSUZ
NAMUSSUZLARIN HALLERİNE

KALKTA BAK
ASLAN PARÇASI

Hayat yolunda kıvamı korumak !

Uzun zamanlı bir boşluktan yeni yeni kurtulduğumu hisseder oldum.
İnsan, keşfedilmesi, anlaşılması zor bir varlık. Bilim adamları bu konularla uğraşmaya devam ederken, gelin biz de anladığımız kadarı ile hayat yolculuğunda başımıza neler geldiğini farklı bir açıdan inceleyelim.

Size de olur mu bilemiyorum ama bazen bilmediğim bir şekilde kıvamımı kaybederim. Bir şeye canım sıkılmıştır ama hayat o kadar hızlı akıyordur ki bir türlü filmin nerede koptuğunu hatırlayamam. Hatırlasam bağlayacağım çünkü. Bazen de her hangi bir korku ve ümitsizliğin verdiği heyecanla, ya da mani – depresif algılarla gerçek duruşumu en yakınlarıma dahi gösteremediğimi düşünürüm. Fiziki açıdan, ruhsal açıdan ne olduğunu bilemiyorum ama bir şeyler olduğu kesin.

Her şeyin bizi bir şekilde etkilediğini biliyoruz. Renklerin, seslerin, rüyaların, geçmiş tecrübelerin, genetik kodlarımızın v.s. Peki neden oluyor tüm bunlar, neden “stabil” kalamıyoruz bir şekilde. Evet doğuştan gelen burçlara bağlı ( faldan bahsetmiyorum ) özelliklerimiz de var. Sosyal ve çevresel etkilere maruz kalan bir kişilik yapımız da. Ama nasıl oluyor da yanlış anlaşılıyor, yanlış algılara kurban gidiyor, hayat bazen üstümüze üstümüze geliyor?

Fizikte bir kural vardı sanırım hareket eden bir yapı sürekli hareket etmeye meyillidir diye. Yer çekimi olmasaydı hep uçardık. Her zaman gücü kontrol çabası var evrende. Bilinçli ya da bilinçsizce. Yani yaratılmış, görevleri belirlenmiş bir düzenekten bahsediyoruz. Bu karşılıklı etkileşimin en etkili boyutunu da iletişimde yaşıyoruz çevremizle. Sessiz ya da sesli iletişim fark etmez. Bir şekilde sürekli sinyaller yayıyoruz sesimizle, bakışımızla, duruşumuzla. Hatta “enerji” denilen şey ne ise biz bilmediğimiz ve belki de hiç bilemeyeceğimiz bir şeyler yayıyoruz etrafımıza. Hangi frekanstan neleri transfer ediyoruz kim bilir. Ya da telepatik olarak da bir şeylerin sinyalini alıyoruz belki. Ve “aaa nasıl da denk geldi, tam da seni arayacaktım” diyoruz telefondaki kişiye. Buna düşünce gücü ile çekim yasası gibi isimler takanlar da var.

İşte tüm bu karmaşık yapıda bir şeyi fark ediyoruz. O da kişisel markamızı bozduğumuz anda her şey üstümüze üstümüze geliyor. Bir anda savunmasız hissediyoruz kendimizi. Bize bağıranlar, çağıranlar, yanlış anlayanlar, başarısızlıklar, oyunlar, kumpaslar, kıskançlıklar v.s. Aslında bunu yapan biz miyiz, yoksa başkaları mı? Evet yapan başkaları olabilir ama yüksek ihtimalle buna izin veren, yaptıran biz olabiliriz. Emin olun kıvamı bozan bizleriz. Kişisel marka duruşumuzu dengezileştirerek bir o yana bir bu yana savuran bizleriz. Nasıl mı? Elemanımıza kızar, arkadaşımızla kavga eder, kardeşimize bağırırız. Özel yaşamımızda sorun olur iş mesaimizde verimli olamayız, ekibimize iyi davranmayız. Hesabımızı, planımızı doğru yapmadan boş hayallere dalar, gerçek veriyi bozarak yaşamı çekilmez kılarız. Herkesin bizimle aynı hırsta olacağını, herkesin bizim gibi düşüneceğini filan zannederiz. En kötüsü de dünyaya direk kalacak gibi vicdan, saygı, hoşgörü denilen şeyleri unutur gideriz.

Her gün bir önceki günden zor gelir, bunu unutmayalım. Hayat ya da şeytani bir şeyler açık arar sürekli bizde. Şeytani planları olan insanlar da buna dahildir. Öncelikle insan nefsi çok bencil ve yanlışı sevdiği için her an oyun içindedir. Atalet denilen çukurlarda, yalnızlık denilen kuytularda, karanlık denilen atmosferde yakalar bizi. Küçücük bir deneme yapın. Bulunduğunu ortamı değişitirin. 10 dakikalık bir nefes egzersizi yapın. Ya da yüzünüzü yıkayın, burnunuza güzel bir su çekin, genziniz yansın, temizleyin. Mümkün ise soğuk bir duş alın. Bu fiziksel etkilerin dahi ruhunuzu nasıl etkilediğini fark edeceksiniz. Algı ve düşünceleriniz berraklaşmaya başlar. Buna bilinçli farkındalık da diyebilirsiniz. İşin kötüsü gün içindeki koşturmacamızda şu yazdıklarımın bir çoğu benim de, sizin de aklınıza gelmez.

Peki ne yapmalı?

İş ve özel yaşamı sekteye uğratmadan küçük küçük aralar vermeli bence. Kopan filmi tamir etmeye, konuyu yeniden yapılandırma yoluna gitmeli. Öğle yemeği mi olur, çay molası mı olur. Yorgun bir şekilde eve döndüğünüzde diyelim ki yatana kadar 5 saatiniz var. Sakın az demeyin, bu süre içinde kendinize konsantre olacak şekilde kırk beş dakika ayırabiliyor musunuz? Bugün iş performansım kötü idi, yarın nasıl daha iyi başlayabilir, aha verimli olabilirim diyebiliyor musunuz?

Bazıları kendisi ile sert yüzleşmeyi sever ama ben buna pek de inanmıyorum. İnsan bir anda öğrenen olgunlaşan bir varlık değil çünkü. Zamana yayılmayan, hazmedilmeyen çözümler sizi ya da çevrenizi daha yıpratabilir. En çok eleştiri aldığım konulardan biri kendime iyi davranmamdır ve tabi ki çevreme de. Ama ben bunu seviyorum, iyilikle yaklaşmayı, ısrarla yol göstermeyi, ortak paydaları daha da sağlamlaştırmayı. Radikal kararların önemini de bilirim ama her zaman uygulanamayacağı bir gerçek.

Sabah uyandığınızda, nefes alıp veriyorsanız siz hala hayatına devam eden aynı kişisiniz. Babasınız, annesiniz, öğrencisiniz, yöneticisiniz, patronsunuz, ablasınız, anne annesiniz v.s. Büyük ihtimalle aynı şeyleri yapacak, aynı insanlarla karşılaşacaksınız. Her gün ısrarla ortada yanlış bir algı varsa onu düzeltmeye çalışacaksınız. Ya da daha önemlisi mesajınızı korumaya çalışacaksınız. İçinizdeki fırtınaları kimse anlamaz, anlamak da istemez. Sizden aynı gülüşü, aynı babacan tavrı, aynı vakur duruşu isteyeceklerdir. Önce, sabah yüzünüze çarptığınız bir avuç su ile aynaya bakarak konumlanacaksınız ve aynı kişi olarak yola çıkacaksınız. Ve sizin bu duruşunuzu anlamayanlar da, saygı duymayanlar da, sevenler de sevmeyenler de bir şekilde fark edecektir. Siz yeter ki mevzinizi terk etmeyin.

Konuyu çok mu dağıttım bilemiyorum ama insanların bugün size neden farklı davrandığını, her gün karşılaştığınız hadiseleri bugün neden daha kızgın algıladığınızı önce kendinize sorun. Durduğunuz yer yanlış, ruhunuzun soluduğu hava kirlenmiş, düşünce seyahatlerinde kaybolmuş ve geri gelememiş olabilirsiniz.

Hayat yolunda her zaman kıvamında bir akışla yol alabilmeniz dileği ile.

Saygılarımla.

Portakal! Burda kal!


jhg
Tuna taşar anlarım… Ren taşar anlarım… Kızılırmak taşar tamam… Ama Ayamama taşınca ve insanlar ölünce ancak dehşete kapılabilirim.
Tuna taşarsa insanlar ölebilir. Çünkü şehri Tuna’nın etrafına kurmanın bir mantığı vardır.
Önce ulaşımdan yararlanmak misal…

Peki ya Ayamama’nın yanına TIR otoparkı kurmanın mantığı ne?  Bir gün önce 8 kişinin sele kapıldığı şehirde bir gün sonra, taşmazsa sürpriz dereninin kıyısındaki TIR Parkına o kadar araç ve şoförün doluşmasına izin vermek?
Geçen haftayı televizyon başında dehşet içinde geçirmişseniz bu ve bunun gibi onlarca soru kafanızın içinde dönüp durmuş, içine düştüğünüz dehşet büyüdükçe büyümüştür. Ben öyleydim.

Gölcük depremini, laf olsun diye değil tam merkez üssünde,hepimiz yaşamış kadar olduk ve deprem kadar sonrasının da felaket olduğunu hepimiz görmüş insanlar olarak bu rezaletten sonra ancak size şunu salık verebilirim: Şimdiden kaçın! Canınızı kurtarın! 

Tabii hafta boyunca kafamın içinde büyüyen dehşetin aynı korkunçluktaki finalini de Pazar öğleden sonra yaşayacağımı bilemezdim.

İstanbul B.Belediyespor’u Trabzon karşısında görmeden…
Bakın! Bu utanç verici ve korkunç felaket için Polonya’da, ölenleri hiç tanımayanlar saygı duruşunda bulundu.
Bosna’da da… Ülkenin her yerindeki spor müsabakalarından önce insanlar saygı duruşu için ayağa kalktı.
Peki bu korkunç, utanç verici felaketin sahibi olan Büyükşehir Belediyesi’nin futbol takımı ne yaptı biliyor musunuz? İnsanlar hâlâ sel korkusuyla yaşarken, şehir hâlâ alarmdayken, kayıpların tamamı henüz bulunmamışken sahaya ‘portakal rengi forma’yla çıktı!

fft16_mf372935

Reddedin, rahatlayın
Umursamazlığın, vurdumduymazlığını dibine vurduk böylece!
Hadi kendinizi sorumlu olarak görmüyorsunuz? Tamam halk suçlu!
Peki kardeşim sizin hiç utanmanız, sıkılmanız da mı yok? Ananız babanız size yas tutmayı da mı öğretmedi?
Hadi siyahı bulmadınız. Tescilli beyaz formanız var. Onu giyseydiniz ya! En azından “Biz bu şehrin halkı kefenimiz üzerimizde yaşarız” demiş olurdunuz!   
Bakın Ankaraspor’a. Feyzalın! Maça çıkarılmadılar diye internet sitesinde yaptıkları açıklamada, mavi-beyaz olan panterli armalarını karartmışlar, siyah-beyaz yapmışlar. Onlar yas tutmayı biliyor(!) Bu memlekette neyin yas tutmaya değer olduğunu da gösteriyorlar.
Ya da yas tutmayacaksanız siz de onlar gibi yapın bir açıklama: “İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü’nün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle hiçbir organik bağlantısı yoktur. İsim benzerliğinden kaynaklanan sanal bir ilişkilendirme yapmak ayıptır. Bu yüzden ölenler bizimle ilişkili değildir. Dolayısıyla biz portakal da giyeriz mor da!”
Reddedin! Siz de rahatlayın.

 

Görmediğimizi sanıyorlar
Bakın Ankaraspor’a… Yıllardır oyuncularla sözleşmeleri yapan, imza törenlerinde hazır bulunan, pazarlıkları yapan, hoca seçen, hoca kovan, tüm maçlara deplasmanlara gidip şeref tribününde başka koltuğunda oturan, demeç veren, para dağıtan, hedef açıklayan, hakeme laf eden, tesislerin yapımında bulunan, kulübün satış pazarlığında başrolde olan Ahmet Gökçek’in kulüple hiçbir bağlantısı olmadığını söylüyorlar.
2,5 yaşındaki kızım gibi, elleriyle yüzlerini kapadıklarında onları görmediğimizi sanıyorlar.
Bir Allah’ın kulunun da aklına misal Aykut Kocaman’a mikrofon uzatıp “Ahmet Gökçek’le çalıştığınızı hatırlıyor musunuz?” diye sormak gelmiyor.
Herhalde “Vallahi hiç hatırlamıyorum. Kimdi o?” demez.
O derse, Samet Aybaba, Hikmet Karaman, Rıza Çalımbay, Giray Bulak vs… Peki onlar da bizden. Hatırlamayabilirler. Peki ya Briegel’le, Röber’e sorsanız! Onlar söylerler yahu. Parayı kimden aldığını hatırlamaz mı insan?

 

Bu işler nasıl oluyor?
Onlardan cevabı aldıktan sonra Belediye Başkanı’na da sorabiliriz böylece. Bu adamlar böyle diyor! Bu işler nasıl oluyor diye?
Ülkenin başkentinin belediye başkanı nasıl olur da herkesin bildiği bir gerçeğin aslında gerçek olmadığını söylüyor böylece anlarız. Ve aslında bildiğimiz başka hangi gerçekler aslında bildiğimiz gibi değil bunu da görmüş, bilmiş oluruz.
Ahmet Gökçek’in organik bağı yok mu?
“Hangi organdan bahsediyorsunuz Melih Bey!” diyebiliriz.
Ve delirmekten belki böylece kurtulabiliriz… 
Yine laf olsun diye değil. Gerçekten çok bunaldım! Bu genç yaşımdan! Salak yerine konmaktan. Salak gibi yaşamaktan, salaklaşmaktan, salaklığın normalleşmesinden. Ve asalağa dönüşmekten yoruldum. Bünyem dağıldı!
Aslında hiç ilgilenmeyeceğim. Çekip gideceğim. Gidip keyfime bakacağım. Ama gidecek bir yerim yok. Başka bir yerde yaşamayı bilmiyorum. Başka bir iş yapmayı bilmiyorum.
Ve kahretsin ki hâlâ seviyorum bu toprakları!
Yani Portakal burada kal!

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.