Şiirler yazardık eskiden..

Şiirler yazamayı severdik eskiden,

Şarkı sözlerini dinler

Onları yazardık bir köşeye.

Zamanı gelince Sevgilimize

Günün aydın’ı,

Gecenin yıldızı ve

yakamozu olabilmek için…

Zaman Hırsız Gibi !

270676_10151242013143623_1778091103_n

Kurtlar Vadisi’ne dönen bir hayatı yaşıyoruz nicedir…

Ölümler, gözyaşları… Dal gibi, fidan gibi tek gün yüzü görmeden toprağa verilen gencecik insanlar. Kaderimizin ölümle, kanla alnımıza yazıldığı bir coğrafyanın çocuklarıyız, istemesekte…

“Yüz milyon sperm arasında birinci gelip “ kötü bir organizasynun, hayatlarımızı cehennem ateşiyle sınadığı bir yerde buluyoruz kendimizi.

Bizim olmayan, bize danışılmadan karar verilen, vahşetin, her türlü kutsalın kullanılıp yaşandığı alevlerin ortasındayız. Ömrümüzü bir karabasan gibi yaşayıp gidiyoruz! Hükmümüz ayaklarımızın üstünde durduğumuz yer kadarlık bir hayat. Ölüm Yanımız sıra… Önümüz, arkamız gözyaşı, keder. Duru bir ırmak gibi akan bu güzelim hayat, bir nefes alımlık şenliklerimizle bile tahammül edemez hale getirildi. Olması gereken, insan olduğumuz için olması gereken her şey yasak meyve kılındı. Çöle dönmüş iklimlerimize bir damla yağmur için hayatın yediveren güller gibi açması için bedel ödemekten hepimizin yorulduğu zamanlardayız. “ Ulan bir günüm mutlu geçsin bir işimde rast gitsin! Mırıldanmaları dilimizin tadı / tuzu oldu.

Anlık patlamaların, yüzümüzün gülmezliğinin öyle milyon tane nedeni filan da yok. İş , aş, güvenli bir gelecek, horlanmamış insanların öz güveniyle yürüyebilmek… Uğraşmalarımız, didinmelerimiz “Ohh, yaşıyorum çok şükür!” diyebilmek için aslında. Bir dostun vefaalı gülümseyişi, sevgilinin karanfillerle buharlanmış sesi, ailenin içimize doldurduğu saadet…

Antin kuntin mevzuları sil, temel üç beş şeydir insanı mutlu kılacak durumlar. Mutlu olmanın, iyi bir ömrün elli tane yolu yok! Para, ün, şöhret gibi istediğin parantezi aç, zamanın arsızlığı karşısında gelip duracağın yer ; küçük ama bir sarmaşık gibi hayatını örebilecek mutluluklar olacaktır. Zaman hırsız gibi ömrümüzden çalıyor! Bitmeycek sandığın günler, gelmeycek sandığın saatlere bir dön bak! Daha dün değil miydi sokaklar da umarsızca oynadığın günler. Bir günün sonsuzluğunu, sonsuzluğun bir gününü değişin! Bak onca anı biriktirdiğin sokakların, arsız müteahhitleri elinde nasıl da çirkinliğin adresi haline getirildi!

Nasıl doymak bir harami açlığıymış ki, senin olan parklar, derler, sokaklar yani senin hayatının renkleri; kuşun, böceğin, yaprağın, dalın ağacın canı nasıl da kurban ediliyor lüks arabalı, metresli, betondan başka ruhu ve kafası olmayan görgüsüz bir yavşaklığa. Çirkin bir Ortaçağ temsilciliğinin öfkeye, tükürüğe ve intikama bürünmüş kabadayılığı, senin incelikle örmeye bir hayatı esir almak istiyor. Küçücük mutluluklarla var etmeye çalıştığın bir hayata “Teslim ol! “ çağrıları yapıyorlar kendilerinin belledikleri ordularıyla!

Ruhlarımıza kendi çirkin betonlarını dikmek istiyorlar. Hani uykusuz sınav gecelerinin, hani “evladım üşümesin” diyerek sırtına kendi hırkasını veren annenin, babanın gösterdiği özenin intikamını alır gibi saldırıyorlar dünyamıza. Tecavüz etmeden, hayatlarımızı darmadağan etmeden bu arsız pornografiyi, bu saldırganlığı bırakmayacaklar. Teslim almak istiyorlar bizi ! Sünepe bir yalakalığa, düşkünleştirilmiş ve el açtırılmış fahişe bir yaşama, onursuzluğun çöl ruhlu şehirlere “fışkiye” gibi dikilmek istendiği bir hayata teslim olmamızı istiyorlar…

Kendi düşlerini, kendi hayatını adım adım yürüyen, şiirle bezenmiş, sevgiyle gönenmiş ruhlarımızı değil ; emirlerine itaat eden  “göt kılları” olmamız isteniyor!  Kölesiz bir hayat olsun dedikçe, sadece kendi efendiliğimize söz geçirmek gerekir dedikçe köpürüyorlar. Televizyonları, gazeteleri, yağdanlıkları, jöleleri çöken bir kerhanenin tozunu, toprağını, kirini, pasını üzerimize bulaştırmaya çalışıyor! Gecenin de gündüzünde sahibi ilan ediyorlar kendilerini. Tanrı’nın kırbacı, yeryüzündeki gölgesi olmaya and içmş gibiler .

Bir elin başka bir ele kalbiyle dokunmasını, bir gözün başka bir göze aşkla akmasını istemiyorlar.  Yaşayamadıkları bir gençliği, kutsallar adına duvarlarla ördükleri bir hayatı, bizim de hayat bellememizi hönkürüyorlar uzunca bir süredir. Aşksız, sevgisiz, eğlencesiz, itirazsız hayatlarınız olsun diyorlar!

Tek bir gece sevgilisinin evinin önünde özlemle, duygu yüklü adımlarla, dudağında aşka dair bir ıslıkla geçme cesaretini / aklını gösteremeyenler bize, dünya “delikanlılık” dersine duruyor. Cebimizde bozuk para harcar gibi harcadığımız bu hayat, akıp giden bizim hayatımız! Düşün! Beş milyar yıl sonra Güneş sistemi yok oluyor! 70-80 yıla sığdıracağın aşkı, sevinci, hüznü, gülmeyi, ağlamayı, eğlenmeyi ; içkiyi vurduğun öfkeyi / kahkahayı başkalarının eline niye bırakasın ki !

Yedeği mi var bu ömrün, tekrarı mı ?

Zorbaların zorlaştırdığı bir hayattır önümüzden, elimizden akıp giden!

Sevinci, paylaşmayı,insanlığı, aşkı Haziran kılmak zor değilmiş, gördük!

Ömrünü diğer ömürlere kat.

Hayat, Aşk, Sevgi zor değil!!

19 MAYIS !

– Vapur hazır mı arkadaşlar?
– İyisi mi ertele Kemal abi…
– Nasıl yani?
– Güzel abim, yarın öbür gün çoluk çocuk üşür 19 Mayıs’ta…
Başka mevsimde kurtar memeleketi.
– Ağustos’u mu beklesek?
– Çok sıcak olur be… Vıcık vıcık ter, üstüne soğuk gazoz mazoz, maazallah bademcikleri şişer.
– Temmuz’da gidelim bari.
– Canım abim, milli eğitim falan kuracan, okul filan, kışın ders, yazın tatil, Haziran’da karneyi kapan anında vınn, yazın olmaz bu iş yani.
– Sömestrde gitsek…
– Umre var, oraya gitçekler.
– Aralk’a çekelim…
– Kar yağar.
– Ocak da soğuk…
– Buz, buzz.
– Mart?
– Nevruz’dan haberin yok galiba, bakanlar valiler ateşten atlayacak, senle mi uğraşacaklar.
– Nisan’a alalım…
– Play-off var, statlar dolu, kutlama yapıcaz diye boşaltamayız, Lozan Antlaşması’na uysa bile, Dijitürk sözleşmesine aykırı olur, uefa’yla papaz oluruz valla.
– Eylül’de gelsek…
– Yağmur yağar, ayaz da var, zatürree mi etçen çocukları.
– Ekim hiç olmazsa…
– O hiç olmaz… Padişah efendimizi anıcaz, ayıp olur şimdi o tarihte burnunu sokup araya girmen.
– Kasım?
– Ölücen zaten, onu kutluyacaz.
– E gitmeyeyim o zaman…
– E gitme tabii, otur oturduğun yerde, salla başını al maaşını, sen mi kurtarıcan  memleketi. 

Görsel

Barış Kentime Bakın !

Kimin yaptığı değil, yapılabilmiş olmasıdır önemli olan.
Sınırlarımızın aslında nasıl delik deşik olduğunun anlaşılmasıdır.
Ve o bölgede yaşayan Türk vatandaşı Arap asıllı Alevi yurttaşlar ile Suriyeli göçmenler arasında artan gerginliğin önemsenmemesidir.
Bu saldırı, eğer bir yaranız var ise bunu sarıp sarmalak yerine, akıtabilecek kadar açık bıraktığımızın ortaya çıkmasıdır.

Hatay Reyhanlı’da gerçekleştirilen katliamı herkez neden-sonuç ilişkisine göre değerlendiriyor.Halbuki böylesine organize bir saldırının yapılabilmiş olmasıdır vahim olan. Güvenlik boşluğunun iriliğidir… Bir yıl önce ekmek parasını çıkartmak için şekerini çayını bile geçiremezken vatandaş bu bomba nasıl oluyor da bu kapılardan geçebiliyor. Yada o kapıdan mı geçti o patlayıcılar !

Televizyon kanallarına ” Bir bi savaşıp geleyim” diye açıklama yapanlara kucak açarak koynumuzda kendi paramızla beslenmesi, önüne gelenin silahlarıyla, bombalarıyla sınırımızı delip geçmesine neler yol açabileceğinin unutulmasıdır yaşananlar.Yada göz yumulması idi yaşananlar. Hoş görülüğünü bozmamıştı her şeye rağmen barışın kenti..

*

Kimin yaptığını devlet bulak zorunda elbette. Ancak hedef belliydi zaten çok detaya gerek yoktu. Hatay’da “özgür ordu” diye hitap ettikleri hiçbiri devletinin halkı değildi. Onlar artık bizim devletimizin kuklaları dır. Barışın kentini bozacak maşalardı birer birer. Suriye Halkının refahını, Esad’a olan sevgisini yıllarca gözümle görüp kendi ana dilleri olan arapçayla duydum öğrendim ve yaşadım. Ve Türkiye’ye olan sevgilerini. Ama ne önemi vardı ki ; Suriye’de yaşanan kardeş kavgası, mezhep çatışmasına döndüğü an tehlike geliyorum demişti.İnsani yardımın boyutu, taraf olmakla birleşti madem, o zaman nasıl bu kadar güvenlik boşluğu bırakılr ki?

İnsan görüntülerine bakamıyorum bile.Bir Irak kentinde iç savaşın kanıksanan görüntüsü yaşanıyor sanki memleketimde.. Kopan bacaklar, kollar, ölen insanlar… Hem de barış ve hoşgörünün başkenti Hatay’dan. Biz hiç böyle şeyler yaşamadık, görmedik, öğrenmedik..
Hoşgörüyü, misafirperverliği, saygıyı tüm insanlığın dillerini, ırklarını başımızın tacı etmeyi öğrendik sadece anne babalarımız da bu kent’de.

Bir yandan haberlere, öte yandan yurdumun insanına ve  sosyal medyada olayı yorumlayanlara bakıyorum.
Sosyal medyada okuduklarım, ruh halimizi ve olaylara hangi cepheden baktığımızı çok güzel özetliyor.Kimi “Esad yapmıştır” diyor, bir başkası bu tespitle dalga geçiyor: ” Haklısın, Esad içeride muhaliflerle savaşmaktan sıkıldı, bir de Türkiye gelsin diyor.”
Kimi, ” Dış politikada atılan her adımın iç politikada yansıması olur” tepkisini veriyor. Kimi, “Ortadoğu’ya girersen o da sana gelir” yorumunu yapıyor. Hükümet ise açıklama yapıyor ;
“Sorumlulara yanıtımız sert olacak!”
Peki ama 11 Şubat’ta aynı bölgede patlayan bombalı araçlarda 14 kişi ölmedi mi?(Bugün kü patlamada ölen sayısı 45 değil 120 aşkındır.) ” Bunu yapanlar Esad’ın adamı” denilerek Suriye’den paketlenip hapse konulmadı mı ? Evet bu da gerçek değildi.
Öyle ya Esad’a atılan tokadı hatırlamıyoruz…
Ve korkunç olan nedir biliyor musunuz? Orada vatandaşların hükümete yönelik tepkisi ve bundan sonra şehrin içinde olacaklar… Demek ki hükümet bu kadar hassas olan bir yerde vatandaşı ikna edememiş.Ve ikna edilemeyen Hatay halkı ile sığınmacılar arasındaki gerilimi her zaman hükümet ve medya es geçti “geçirttiler”…
Kaşınan yara, kanatılan yara budur…

*

En mutlu ve anlamlı olması gereken bu günde, ne yazık ki içimiz kan ağlayarak  annelerimizin başı sağolsun. Allah sabır diliyorum yurduma.

Görsel

 

Anlamak İstemeyenlerden Olduk!

Uçakta Türk asıllı Norveçli bir genç arakdaş düştü yanıma, biraz lafladık. Budapeşte’de ekonomi okuyormuş, Türkiye’ye tatile gidiyormuş.

Evvel zaman geçti; yabancıları kendi ülkelerinin kültürü hakkında konuşturma merakım vardır. Bu merakla sorular sordum delikanlıya: “Norveç’te Knut Hamsun okunuyor mu? Okullarda onu edebiyatıyla mı tanıtıyorlar yoksa Nazilere yakın duran siyasi yönüyle mi?”

“Bilmiyorum ki!” dedi. “Galiba romanlarından bahsetmişlerdi?”

“Peki Ibsen’in oyunları sürekli oynanıyor mu?”

Dudağını büktü; “Sanırım oynanıyor” dedi. Anladım ki haberi yok, üniversite öğrencisi ama kültür umurunda değil.

Sonra Grieg dedim, Edvard Munch dedim; baktım ki bizim delikanlının Norveç kültürüyle pek alakası yok.

“Siz ne okursunuz?” diye sordum.

“Biyografi okurum” dedi. Biraz umutlandım, “Mesela kimlerin biyografileri?” dedim.

Türk yazarlardan sordum biraz belkide Türk kültürünü öğrenmiştir diye.

“Nazım Hikmet,Orhan Veli,Ahmet Arif..
“Duymuşum” dedi.

Steve Jobs’u yeni bitirmiş, şimdi Richard Branson’ın hayatını okuyormuş. Hani şu Virgin Havayolları’nın kurucusu İngiliz.

“Yani” dedim. “Zenginlerin hayatını okuyup nasıl servet yaptıklarını öğrenmek istiyorsunuz.”

“Aynen öyle!” dedi.

“Peki” dedim, “Grieg dinlemediğinizi öğrendik ama ne tür müzik dinlersiniz?”

Gözleri parlayarak “DJ müziği” dedi. “On yıl öncesine kadar herkes rock meraklısıydı; şimdi DJ, beach party,falan. Başka bir şey dinlenmiyor.”

***

İşte böyle bir dünyada yaşıyoruz arkadaşlar. Kimsenin kültür mültür taktığı yok. Gençler, bir an önce köşeyi dönüp, plajlarda göbek atmaktan başka bir şey düşünmüyor. Yalnız bize özgü değil bu durum, bütün dünya bu hâle geldi.

Kapitalizm canavarı sonunda böyle milyonlarca köle yetiştirmeyi başardı. Hepsi “business” okuyor, zengin olma hayalleri kuruyor ama aslında tüketici birer köle olduklarının farkında değiller. Peygamberleri de Steve Jobs. Yani cep telefonunu beyaz plastiğe koyma becerisiyle tarihe geçen dâhi. (Burada birçok okurdan itiraz yükseldiğini duyuyorum şimdi. Tamam ölmüş gitmiş adam, toprağı bol olsun ama sanıldığı gibi bir mucit değil Jobs, pazarlamacı. Bunu da küçümsemiyorum elbette ama durumu bilelim.)

***

Antakya’da eski bir arkadaşımla karşılaşıyorum, sekiz yıl Suudi Arabistan’da çalışmış. “Her gün hoparlörlü arabalar dolaşır ve cuma günü halkı, bilmem hangi caminin avlusundaki kafa kesme törenine çağırırlardı” diyor.

Suudi Arabistan’da her cuma kafa kesme eğlencesi düzenleniyor, oraya bir itiraz yok. Herhalde demokrasi var da biz bimiyoruz. Ama Beşar Esat diktatör. Gazetelerimiz müjdeliyor: İsyancıların elindeki silah miktarı çok artmış, Şam’a girmeleri an meselesiymiş. Kim vermiş o silahları acaba?

Antakya’da ne tip insanlar cirit atıyor? gören veya soran var mı acaba?

Ben anlayamıyorum, cahil kaldım; kusura bakmayın ama artık bu dünyaya aklım ermiyor.

Irak’ta kitle imha silahları var diye milletin gözünün içine baka baka yalan söylediler, sonra oraya gidip bir milyon kişi öldürdüler. George Bush ve çetesine kimse hesap sormuyor. Hele Tony Blair, kahraman gibi ortalıkta dolaşıyor.

İki gün önce çıkmış birileri çok sıradan ve basit bir açıklama yapıyor.
“kimyasal silah yokmuş yanlış bilgilendirilmişiz.”

Bu kadar.

Şimdi de Beşar Esat kimyasal silah kullanacak diyorlar. Milyonlarca aptal da bu yalana inanıyor.

Çünkü dünya gençliğini eskiden olduğu gibi copla değil ama Jobs’la hizaya getirdiler, uyuşturdular, aptallaştırdılar. Kafası samana dönmüş bu insanlardan ne bekleyebilirsiniz ki.

Ama halkıma sorarsanız anlayanlardan olmayı değil, anlamayanlardan olmayı tercih eder olmuş ne yazık.

YAŞAMIN EN TEHLİKELİ ANI

Görsel

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir adam dedi ki:
En tehlikeli an yaşamımda, Çanakkale
çarpışmasındakiydi.
Bir kurşun saplanmıştı göğsüme.

Bir başka adam dedi ki:
En tehlikeli an yaşamımda, Yokohoma’daki
bir boyacı dükkanının saçağı altında
bir mucize gibi sığınışımdı.

Ve bir başka adam dedi ki:
En tehlikeli an yaşamımda,
eğer gündüzün uyuyorsamdır.

Ve bir başkası dedi ki:
En tehlikeli an yaşamımda,
en yalnız olduğum zamandı.

Ve bir başkası dedi ki:
En tehlikeli an yaşamımda,
Peru’daki tutukluevinde ikendi.

Ve sonuncu adam dedi ki:

En tehlikeli an yaşamımda,
henüz gelmedi.

Biri Gelse..

Görsel

Bir balkon olsak şimdi. Kimsenin bizi tanımadığı bir şehirde. Kahvenin içine konyak kendiliğinden düşse, kocaman tek bir hırkanın içinde olsak şimdi ikimiz. Bir şeyi terk etmiş olsak. Mesela bir şehri. Mesela kendimizi, yüzümüzü filan mesela. Sadece otelin kat görevlisi bilse ismimizi, sadece tesadüfen. İsmimizin yanlış telaffuz edildiği bir şehir olsak, bizde de artık başka bir isme sahip olsak.

Biri gelse…
Üstünde kocaman kocaman giysiler olsa, kocaman bir kazak, kocaman bir pantolon, kocaman çoraplar, iç organlarına kadar ısınmış olsak. İçeride televizyonun sesi açık olsa ve çok güzel müzikler vardır ya, hani günün üzerinde bir buğu yaratan, hayatı photoshop’layan müzikler, onlardan biri çalsa. Bir kitap okuyor olsak. Şöyle kocaman bir şey. Çalışıyor olsan hatta, altını çize çize. Bir şey öğreniyor olsak kitaptan. Koltuk tam sana göre olsa oturduğun, sehpa öyle. Biz tam kendimize göre olsak. Bir papatya kadar dengeli.
Tam sen kitabı bitirdiğinde, gözlerin ağrıdığında biraz, kapı çalsa. Uzun zamandır görmediğimiz, artık aramaya da utandığımız biri, bizi hiç utandırmadan kapıda dursa. Çok eski bir dost olsa bu. O kadar eski olsa ki arada geçen zamanda ne olup bittiğini konuşmadan sohbet edebilsek. Gülsen gülsek…

Konuşmasak…
Akşam olsa birazcık. Madrid’de mesela jambon dükkânlarından birinde, ayakta şarapla biraz jambon yesek. Tek derdimiz damağını kesen ekmek kabuğu olsa. İnsanlara baksak, diyelim ki Buenos Aires’te o eski kahvelerden birinde, yüksek tavanlı olarak. Petersburg’da olsak mesela, o at arabalarından biriyle götürsem seni, beyaz gece uzasa. Uzasa uzasa ve kimse bizi merak etmese. Şam’da Hıristiyan Mahallesi’nin ara sokaklarında kaybolsak yürüye yürüye. Hiç konuşmasak kimseyle. Kimse de bizimle konuşmaya çalışmasa.
Beyrut’ta akşam olsa, Deny’s barda bize kimse bir şey sormasa. Yüzümüzden anlasalar ne içeceğimizi.
Gece bastırsa Paris’te, bir çatı katında bir yatağa kıvrılsak. Çinko su borularından güvercinlerin ayak sesleri duyulsa. Camda yağmur izlerini uzatsa, kısa kısa.

Görünmesek…
Çok güzel bir rüya görsek, huzurlu bir şey. Kalabalık olmayan bir rüya. Uyansak uyku bittiği zaman uyansak ama. Denize karşı kahvaltı etsek. Yine konuşmasak kimseyle. Kimse de bize bir soru sormasa.
Böyle kaç gün geçse… Böyle kaç gün geçse insan yeniden konuşmayı ister? Görünmeyi? Nefesinin sesini duyana kadar beklesek. Yatağa başını koyduğunda, yan dönüp kulağın yastığa dayandığında kalp sesini duyarsın ya kendinin. Öyle kaç gece geçse yeniden kalkıp kalabalıklara karışmak ister insan? Sorulara cevap vermeyi?
Kocaman giysilerin olsa üzerimizde, iç organlarımıza kadar ısınmış olsak. Ellerimiz kazak kollarının içinde…
Hava bir tuhaf ve ıslak. Hayal kurmaya yönelik bir tutum var havada. Kaçmaya müsait bir bulutluluk.Kaçmaya müsait bir mutluluk.

Ben Sana Üşüyorum.

Görsel

Ben sana hep üşüyordum, 
Çünkü kıştım.
Nakıştım, bakıştım.
İnkar etmiyorum da bunu,
Seni sevmek gibi büyük işlere kalkıştım.
Ve lütfen inkar etme;
Sana en çok ben yakıştım.

Bir Hiçiz..

Uzun bir hayat yolcuğundan sonra tekrar kalemi elime almanın bir yandan heyecanı  öteki yandan çaylaklığımın korkusu var.Ancak tekrar yazmama belkide farkında olmadan sebep olan hayat arkadaşıma teşekkür ediyorum.Umarım yakında oda yazılarını bizle paylaşma cesaretinde bulunur.

Uzun bir avrupa, kariyer ve iş serüveni atlattım yazılarımdan uzak kaldığım dönemlerde.En önemlisi çok güzel bir ilişki.Her birinden ayrı ayrı aldığım çok güzel ilhamlar,tecrübeler ve hayata dair zorlukları yaşadım.

Görsel

Avrupa da çok güzel hayatlar,yaşam tarzları, zevkleri ve sıkıntıları gördüm.Beni dahil etmek üzere tüm gençleri anne-babaların dostlarımızın canını sıkacak bir konuyla başlayacağım.

Avrupa ile Türkiye arasında gözüme ilişen ortak bir sorun vardı.Oda bizler gençler.En büyük fark aramızda o ülkelerle aslına bakılırsa çok bir şey yoktu oda insana verilen değer ve saygıydı.

Yeni nesille ilgili çoğunluk için bunu çok rahat konuşabileceğimi düşünüyorum. BİR HİÇİZ. Gençliğin dünyasını tanımak başta anne-babaların, eğitmenlerin,sosyologların görevidir. 21. yüzyılın “bilgi çağında” herşey baş döndürücü bir hızla değişiyor.Çağa ve yeniliklere en rahat uyum sağlayan biz gençler olduğuna göre, günümüzdeki gençliğimizin profiline birde twitter ve facebook dışından bakmaya çalışalım.

Bugünün gençliğinin büyük çoğunluğu kendisine, ailesine, okuluna, işine karşı devamlı ilgisiz davranışlar sergiliyor. Önemli ve ciddi olayları önemsemiyor.Futbol, müzik ve eğlenceyi çok ön planda tutuyor. Sıradan davranışlarıyla, adeta gününü kurtarmaya çalışıyor.Geleceğini önemsemiyor. Yaptığı işi üstünkörü yapıyor. İşiyle, geleceğiyle ilgili hep kaçamak davranışlar sergiliyor. Uyanık ve zeki oldukları için kendilerini kamufle etmesini de çok iyi beceriyorlar.Kitleleri yönlendirmeye yönelik yayınlar yapan “sosyal medya”nın etki alanına kendilerini kaptırıyorlar.

Sıkıntıya asla gelemiyoruz.Her şeyin kolayını ve ucuzunu tercih ediyor. Yolda yürürken ayağına takılan engeli bile üşenip kaldırma külfetine girmiyor. Eziyet çeker, zorlanır, kenarından geçer ama yine de o engeli kaldırmaya teşebbüs etmez bir nesil var karşımızda.
Yalnız gençler değil, çağın insanı zorlanmadan, alın teri dökmeden kolaycılığı kendini kaptırmış. Teknolojinin hızıyla birlikte kolay yaşamayı, “köşe dönmeyi” yaşam tarzı haline getirmişiz.
Hobilerimiz yada kendimize ait özelliklerimiz olma çabasında hiç olamıyoruz artık.Oturun ve kendinize ait özellikleri sayın ve bu özelliği ne kadar iyi yapabilmektesiniz?
Tabi bunun psikolojik ve sosyolojik nedenleri vardır. Çağımızın insanı kolay ve rahat bir dünyada kendini buldu. Babalarımız, dedelerimiz gibi yokluk çekmedik, savaş görmedik. Teknolojinin, kitle iletişiminin her imkânından yararlanmaktayız. Her şeyi kolay elde eden yeni nesil, kolay da harcamak istiyor. Yiyecek, giyecek özlemi çekmiyor. Anne-baba hayatın bütün zorluklarına rağmen evlatlarını yokluk çektirmiyorlar. “Biz çektik evlatlarımız çekmesinler” anlayışı, yeni nesli kolaycılığa ve bedavacılığa sürüklüyor.

İdollerimiz nedir diye baktık mı hiç yada kendiliğinden oluşan idoller;
Yeni neslin tüm dünyasını futbol dolduruyor diyebiliriz. Futbol tutkusu normal spor tutkusu olmaktan çıkıp bir gencin dünyasını dolduran bir ideal haline dönüştü. Bu durum tesadüfen oluşan bir akım değildir. Özellikle rejimler tarafından planlanan organizeli bir harekettir. Gençliğin enerjisini kanalize eden onların potansiyellerini kontrol altında tutan çok önemli bir “araç” olarak kullanılıyor. Araçtan öteye “amaç” haline dönüştü. Genç ve dinamik insan potansiyeline sahip olan bizim gibi ülkelerin en çok başvurdukları oyalama taktiklerinden biri olan futbol rejimlerin “can simidi”dir.
Her insanın müzik ve eğlenceye karşı bir zaafı vardır.Müziği ve eğlenceyi sevmeyen insan çok azdır.Özelikle avrupada.Ancak eğlenceyi öyle bir sapkınlık haline getirmişizki Cinsellik, müzik, alkol ve eğlence birleşince gencin duygu dünyası cazibe merkezi haline gelmiş oluyor. Gündüz vaktini futbolla alışverişle gece de, eğlenceyle geçiren bir genç gelecekle ilgili ciddi şeyler düşünebilir mi? Etrafında olup bitenden haberi olur mu?

Model alınacak önderlerin olmayışı;
Gençliğin yetişmesi, sağlıklı bir eğitimle birlikte “model alacağı” önderlerin de olmasına bağlıdır. Yarım asırdan beri ülkemizde model olacak önderler yetişmiyor. Yazboz tahtasına dönen eğitim sistemimiz kendini dünyaya kabul ettirecek ne bilim adamı, ne sanatçı, ne edebiyatçı ne de siyasetçi yetiştirebildi. Var olanlar da tatmin edici boyutta olmuyor.Yada içeri atılyorlarç Önder olacak modeller olmayınca gençler içlerindeki bu özlemlerini futbolla, eğlence ve müzik dünyasının insanlarıyla doldurmaya kalkıyorlar. Bir toplumun müzik seviyesi, eğlence seviyesi ve önder konumundaki insanların seviyesi ne durumda ise, gençliğinin seviyesi de o durumda olacaktır tabi.
Anne-baba okul ve toplum olarak gençliğe ne verirsek, karşılığında da ancak o kadarını alırız. Bizlerin beklentileri çok ama, gençliğe verdiğimiz yeterli mi sorusunun karşılığı maalesef yok. Hep sızlanıp söyleniyoruz ama SÖYLEMESİNİ pek beceremiyoruz.

Savurganlık, çağın en yaygın alışkanlıkları arasında yer alıyor. Lükse ve tüketime alıştırılan çağın insanı, israfın her çeşidini yapmaktan kendini alamıyor. Özellikle gençlik, aşırı şekilde israfla iç içe yaşıyor.

Çağın gençliği sabırsız ve tahammülsüz duruma geldi. Çabuk sıkılıp, tez bıkıyor.Taze beyinlerin gelişmesi için gerekli olan kültürel etkinlikleri ve sosyal faaliyetleri gereksiz buluyor günümüz gençliği. Bizim müziğimizin esasını temsil eden halk müziğine ve sanat müziğine ilgi duymuyorlar. Sanatı eğlence aracı olarak görüyorlar. Tiyatroya karşı ilgisizler. Folklor kültürümüz resmiyetten öteye gitmiyor. Tarihi eserlerin ve kültürel mirasların korunması gibi bir kaygıları yok.

Kitle iletişimin ve teknolojinin yaygınlaşması sonucunda her şeyi gören gençlik, derinlemesine bilgilenmeye ihtiyaç duymuyor. Her duyduğu ve gördüğü olayın düzeyselliğine bakarak bilgilendiğini zannediyor. Aktüalite ve magazinsel bilgilerle yetiniyor. Yeni nesil, bu sıradan bilgilerle kendini çok akıllı ve bilgili zannediyor.

Bugünün gençliği, karşıt cinsine karşı sevgi yerine cinsel arzularını öne çıkarıyor. Böyle bir yaklaşım, geçici cinsel ihtiyacı gidermeye yönelik olduğundan bunalımların ve huzursuzlukların ardı arkası kesilmiyor. 

Okumak her olumlu şeyin başıdır. Bilgilenmenin temeli okumakla olur. Okumayan bir toplumda ne gelişme, ne de huzur olur. Kulaktan duyma bilgilerle ve görsel anlatımlarla yetinen gençliğin bilgileri çok yetersiz. Yetersizliğin daha vahim boyutu ise, “kendilerini bilgili zannetmeleridir.” Okumadan bilgilendiğini zanneden gençliğin geleceği hiç de aydınlık gözükmüyor.

Bir gence, özgürce düşünebilme, kendisini ifade edebilme güveni vermek, yeni nesil için büyük önem taşıyor. 
Bir gencin başta kendisine, ailesine, büyüklerine ve devletine güvenmesi onun hayata bakışını ve kişiliğini oluşturuyor. Bu güven verilmediğinde kendini ifade edemez, bunalımlara ve çeşitli arayışlara sürükler. Ülkemizin gençliği gerek kültürel, gerekse sosyal açıdan aradığını ülkesinde bulamadığından çeşitli arayışlara yönelmektedir. Ne aradığını tam olarak bilmediğinden kimliğini de ifade edemiyor. 
Sonuçta hedefi olmayan, istikameti belli olmayan, kendisine ve ülkesine güvenmeyen bunalımlı bir gençlik ortaya çıkıyor. 

Hadi şu boşu boş hayatı bir kenara atın ve yeni bir sabaha uyanın..

“Gençliğini tanımayan bir millet geleceğini tehlikeye atar.”
Ulu Önder M.Kemal ATATÜRK.

“ Thinker&Talker Kamp’10

İş yoğunluğundan dolayı biraz geç oldu ama “ Thinker&Talker Kamp’10 ‘dan yazılarımda bahsetmeden kendimi alı koyamıyorum.
Her yıl gibi olağan üstü bir organizasyon hazırlayan marmara üniversitesi bu yıl bu güzel çalışmaya
yapı kredi akademi destek verince katılımcılara artı verim sağlayarak katılımcıları büyülüdeği apaçık ortadaydı.
Marmara Üniversitesi’nin en aktif öğrenci kulüplerinden biri olan Marmara Community; bu yıl 06-09 MAYIS 2010 ‘da 3.sünü düzenlediği “ Thinker&Talker Kamp’10, 3 günlük programındaydım. Etkinlik Gebze’deki bankacılık üssü nde 9 bin metrekareden oluşan 32 sınıflı, konferans salonu, kütüphane ve oditoryumdan oluşan Bankacılık Akademisinde gerçekleşti. Yapı Kredi Bankacılık Üssü’ne entegre olarak
inşa edilen bina, modern tasarımı ile dikkat çekmiyecek gibi değildi.

Bu yıl Thinker&Talker Kamp’10 “Ulusal Öğrenci Sempozyumu”
Yapı Kredi Bankacılık Akademisi Ana Sponsorluğunda ,Unilever,
Cornetto, Google, Microsoft, CNN Türk, Cumartesi Şarabı, E-tohum, PACKSHOT,
Eğitişim gibi önemli kurumların desteğiyle yine dopdolu içeriğiyle üniversite öğrencilerine ulaştı.

Açılışı Yapı kredi bankası yoneticilerinde Aysel Batman Bankacılık ve finans ÜNİVERSİTESİ haline getireceğiz sloganı ile başlarken sosyal sorumluluk, liderlik, kişisel gelişimlerden bahsetti.Bulundugumuz akademi tesisi zaten fazlasıyla bazı şeyleri anlatıyordu.
Söylemeden edemiyeceğim bir konu ise akademini olağanüstü tasarımı ,

Türkiye Mimarlar Odası tarafından Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödüllerinde
“Yapı Dalı Başarı” ödülüne ve dünyanın en prestijli mimarlık yayınları
arasında gösterilen ArchDaily tarafından 2009 yılının eğitim alanında en iyi
yapısı gösterilerek eğitim kategorisinde “Yılın Binası” ödülüne layık görüldü.
Akademi 2008 yılında Uluslararası Kalite ve Verimlilik Merkezi (IQPC) tarafından
verilen “En İyi Yeni Kurumsal Üniversite” ödülünü almıştı
.

Bankacılık Akademisi, 4 odak alanı olan bankacılık, kişisel gelişim,
liderlik ve sosyal sorumluluk konularındaki gelişim faaliyetleri ile bütünsel
anlamda donanımlı bankacılar yetiştirmeyi, çalışanlarını yüksek performanslı bir
takımın parçası haline getirmeyi hedefliyor. Lider bankacıların, yalnızca bankacılık değil,
kişisel yetkinlikler, liderlik vizyonu ve toplumsal duyarlılık anlamında da güçlü kişiler
olması amacıyla hareket ediliyor.

Bankacılık akademisi ilk etapta Yapı Kredi çalışanlarına ve Yapı Kredi’ye yeni katılan
kişilere açıktı. Fakat amacımız Akademi’yi bankÜni haline getirmekti.Pek çok şirketin kurumsal üniversiteleri mevcut. Bu örneklere baktığımızda öncelikle ait
oldukları kurumlar için çok stratejik bir destek sağlıyorlar. Akademilerin kurumsal stratejileri
desteklemesi ve proaktif yaklaşımlarla çalışması, eğitim bölümlerinden en temel farkı. Kurumun
bilgi ve tecrübesini kurumun know-how’ı haline getirebilmesi önemli, bunu yaratabildiğinizde iş
dünyasının güncel bilgisini akademik çerçeveyle birleştirip önemli bir gelişim platformu
yaratılıyor. 3-4 yıl içinde Akademi’yi bankacılık ve finans alanında eğitim veren bir
ÜNİVERSİTEYE dönüştürmeyi hedefliyor. Bankacılıkcılık alanında bir gelişim merkezi
haline getirip, üniversiteler ve meslek yüksekokullarıyla ortak programlar üretebilme çalışmaları sürdürülmekteydi.Bana göre her üniversiteli bankacı olma düşüncesi olmasa bile oradaki havayı soluyarak, hedeflerine ulaşmasına yardımcı olacak bir çok staratejik fikirlere sahip olabilirler.

Hemen ardından Microsoft’tan Emre TOK bize değerli bilgilerinden bir kaç şey aktardı;

Teknolojinin hızla değişim süreci, eskiler ve günümüzden söze başlayarak, bir çok ince ayrıntıyı orada görme fırsatı buldum.
2011 haziran’da haftada TV başında geçen (12) saat.İnternette 14 saat ile geçmiş olacak.
5 yıl içinde PC üzerinden internet’ e erişim % 95’ten %50’lere düşecek!
CEp telefonu,Web TV, IP tv, mobil konsollardan erişim artacak.
En çok dikkatimi çeken ise İnternet kullanımı Canada ve ABD ‘den sonra 3. sırada Türkiye geliyor.
Farklı bir araştırma ise teknoloji ilk gelişim yıllarında kitle grup olarak başlamış ancak şuanda tekil halde olduğunu hepimiz görüyoruz.Ancak şöyle bir ayrıntıda vardı,
Radyo 38 yılda,TV 13 yıl, İnternet 5 yıl,Cep telefonu 3 yıl,facebook ise 2 yılda tekil şekilde gelişmiş ve hayatımızın bir parçası haline gelmişti.
Şöyle bir paragrafla bitirmek istiyorum Microsoftun aktardıklarını,

Bu dünyada hayatta kalacaklar
ne güçlüler, nede akıllılar.
Sadece hızlı olanlar başaracaktır.
Charles Darwin

Google’de bizimle beraberdi;
Google Türkiye Pazarlama Direktörü olan Eren Kantarlı, Google Dünyası ve Yeni Pazarlama Trendleri’nden bahsetti. Google’ı kullanarak ürünlerinizi nasıl pazarlayabileceğiniz hakkında fikir sahibi olduk bu program sayesinde. Bu sunumdan kısaca şu şekilde bahsedeceğim.Google’ın bloglara verdiği önemi de vurguladı.Hatta “belki şimdi buradaki sunumu twitter’dan canlı canlı aktaranlarınız bile vardır” demesiyle sanırım bir çok şeyi anlatıyor bu 🙂

Benim için her zamanki gibi belkide sunumlardan daha çok verimli olan,Türkiyenin pek çok yerinden gelen ürün uzmanları ile kahve aralarında konuşmak oldu.
Tabii yanımda olan Marmara Üniversitesi Yazılım Mühendisliği ve Bilgisayar Mühendisliği hocalarından Yrd.Doç.Dr Şule ÖZMEN hocam’ında bizi sıkıştıran soruları sayesinde güzel dakikalar geçirdik .

Yazımın sonunda CNN TURK Ekonomi Müd. Emin ÇAPA’dan bahsetmeden geçemiyeceğim. Sanırım konuşmasını bitirmemesi için dua etmiştim. Ülkemiz ile ilgili bir çok sosyal, kültürel,siyasi ve ekonomi bilgilerini, bize o güzel ifade biçimiyle en iyi şekilde aşılayarak ismini hafızalarımıza kazıdı açıkçası.Konuşmasından sayfalarca yazmak bile az gelirdi sanırım, o yüzden sadece paylaşımdan dikkatimizi çekmek istediği birkaç cümlesini aktaracağım.
Biz Üniversiteli,Biz Uygar İnsanlar “HAYIR” der. Üniversiteli öğrencilerinin bir işide geleneksel aklı sorgulamaktır.

Teşekkür Ederim! Tüm Thinker&Talker ekibine ,Marmara üniversitesine,Yapı Kredi Akademiye ve katkı sağlayan herkeze. (Şule Özmen Hocamızada (:)

<

BİLİYORMUYDUNUZ?? Pırlanta vergisi yoktur.KÜRK vergisi BAKLADAN daha düşüktür.Vergi;parayı nereden alıp nereye verme olayıdır.